masal bilmediğimi bilmenizi isterim
...
"O halde kendini yargılayacaksın dedi kral. En zoru da budur. Kendini yargılamak başkasını yargılamaya benzemez. Eğer kendini yargılamayı başarabilirsen , o zaman gerçek bilgeliğe ulaşmışsın demektir." Küçük Prens
...
" Uçmak , bir martının en doğal hakkıdır. Özgürlükse , varoluşun bir parçasıdır. Boş inançlar olsun , gelenekler olsun , özgürlüğü sınırlandıran ne varsa ; kaldırıp atmak gerek ... " martı
Nisan 02, 2012
Mart 13, 2012
'sevgili günlük'
Uzun uzun yazılar yazmayı bırakalı çok zaman oluyor. Yazıdan uzaklaşmak insanlardan uzaklaşmaya benziyor. Kendinize yazdığınızı sandığınız ya da sandığım tüm cümlelerin altında paylaşmaktan başka bir şey yok. Birilerine yazarsınız ya da 'içinizdekilere'. Zira yazamadığımı , başarısız bir anlatıcı olduğumu da anlayalı çok zaman oluyor. Çok güzel gider , zor alışırım ben. Büyük bir 'sakinlikle' yaşamak istiyorum. Hep beraberce gülüp , bir başıma üzülmeyi tercih ederim. Yalnızlığın , kalabalık olmakla ilgisi yok , çok arkadaşınız olmasıyla yahut aşkla. Hepsini beraberce götürebiliriz. Uyanıp - uyuyacağınız vakte kadar geçen sürede gerçekleştirdiğiniz tek eylemin oturmak olduğu bir günde 'bile' nasıl mutlu olunacağını ben anlatamam. Gidin bulun. Burada oturuyorum ve düşünüyorum, evet ikisini aynı anda yapıyorum. Anlatacak çok şeyim yok. Belki de vardır. Yazının olmadığı devirlerden geliyoruz , n'apıyorlardı ki yani. Ben yazmam , siz okumasızsınız. Zihnimden sarkılar geçiyor ve yakalıyorum ritmi. Denize karşı oturuyor ve bir türkü tutturuyorum ve bunu tam şu anda yapıyorum. Bir deniz kokusu sarhoşundan ne beklerdiniz ?
Ağustos 06, 2011
Körlük / José Saramago
Bir sürü bilinçdışı öğenin saldırısına uğrayan , bir o kadar başka öğenin yok saydığı ahlak bilinci , varolan bir niteliktir , her zaman varolagelmiştir. Dördüncü zaman filozoflarının , ruh denen şey henüz basit , belirsiz bir taslak olduğu sıralarda icat ettiği şey değildir. Birlikte yaşamanın getirdiği etkinlikleri ve genetik değişmeleri bir yana bırakacak olursak , bilincimizi giderek damarlarımızda dolaşan kanın rengine ve gözyaşlarımızın tuzuna bulaştırdık , bu da yetmiyormuş gibi , gözlerimizi içimize dönük birer aynaya dönüştürdük , sonuçta gözlerimiz , ağzımızla yadsımaya çalıştığımız şeyleri çoğu zaman hiç sakınmadan gözler önüne serer hale geldi. Bu genel olguya bir de işlenen suçun basit zihinlerde yol açtığı pişmanlığa çoğu zaman en eski atalarımızdan miras kalan her türlü korkunun da karışmasının getirdiği özel durum eklendi , bunun sonucu olarak da , suçlunun işlediği suç , henüz sopayı yemeden ya da taşa tutulmadan önce , cezası iki kez hakedilmiş bir suç haline geldi.
Nisan 18, 2011
bir gün sabah sabah / Turgut Uyar
Bir gün sabah vakti kapıyı çalsam,
Uykudan uyandırsam seni:
Ki, daha sisler kalkmamıştır Haliç’ten.
Vapur düdükleri ötmededir.
Etraf alacakaranlık,
Köprü açıktır henüz.
Bir gün sabah sabah kapıyı çalsam...
Yolculuğum uzun sürmüş oldukça
Gece demir köprülerden geçmiştir tren.
Dağ başında beş on haneli köyler,
Telgraf direkleri yollar boyunca
Koşuşup durmuş bizle beraber.
Şarkılar söylemişim pencereden,
Uyanıp uyanıp yine dalmışım.
Biletim üçüncü mevki,
Fakirlik hali.
Lületaşından gerdanlığa gücüm yetmemiş,
Sana Sapanca’dan bir sepet elma almışım..
Ver elini Haydarpaşa demişiz,
Vapur rıhtımdadır pırıl pırıl,
Hava hafiften soğuk,
Deniz katran ve balık kokulu
Köprüden kayıkla geçmişim karşıya,
Bir nefeste çıkmışım bizim yokuşu...
Bir gün sabah sabah kapıyı vursam,
-Kim o ? dersin uykulu sesinle içerden.
Saçların dağınıktır, mahmursundur.
Kim bilir ne güzel görünürsün sevgilim,
Bir gün sabah vakti kapıyı çalsam,
Uykudan uyandırsam seni,
Ki, daha sisler kalkmamıştır Haliç’ten.
Fabrika düdükleri ötmededir
Uykudan uyandırsam seni:
Ki, daha sisler kalkmamıştır Haliç’ten.
Vapur düdükleri ötmededir.
Etraf alacakaranlık,
Köprü açıktır henüz.
Bir gün sabah sabah kapıyı çalsam...
Yolculuğum uzun sürmüş oldukça
Gece demir köprülerden geçmiştir tren.
Dağ başında beş on haneli köyler,
Telgraf direkleri yollar boyunca
Koşuşup durmuş bizle beraber.
Şarkılar söylemişim pencereden,
Uyanıp uyanıp yine dalmışım.
Biletim üçüncü mevki,
Fakirlik hali.
Lületaşından gerdanlığa gücüm yetmemiş,
Sana Sapanca’dan bir sepet elma almışım..
Ver elini Haydarpaşa demişiz,
Vapur rıhtımdadır pırıl pırıl,
Hava hafiften soğuk,
Deniz katran ve balık kokulu
Köprüden kayıkla geçmişim karşıya,
Bir nefeste çıkmışım bizim yokuşu...
Bir gün sabah sabah kapıyı vursam,
-Kim o ? dersin uykulu sesinle içerden.
Saçların dağınıktır, mahmursundur.
Kim bilir ne güzel görünürsün sevgilim,
Bir gün sabah vakti kapıyı çalsam,
Uykudan uyandırsam seni,
Ki, daha sisler kalkmamıştır Haliç’ten.
Fabrika düdükleri ötmededir
Aralık 04, 2010
Gelmiş Bulundum / Edip Cansever
Ben mişim -neymiş- su sesiymiş
Oymuş -cam kırıkları gibi gövdemi yakan-
Yanağında sardunya kokusuyla yazdan
Kimmiş o gelen ya giden kimmiş
Bir yabancı mı, yoksa bir ermiş
Değilmiş, bir çağrı bile yokmuş uzaktan.
Güneş mi batarmış bir özel ismi bitirir gibi
Yanmış bir ağacın yaprakları mıymış kımıldayan
Ne kalmış bir önceden ya da bir sonradan
Kim koparmış dalından bu yabani incirleri
Ya kimmiş kıyıya çeken hayalet gemileri
Ne yazılmış nereye bu garip kargaşadan.
Yıldızlar, büyülü ülke adımı unutturan
Bir kaya, bir ot, bir akarsu
Hangi yaz şarkıcılarının ürpertili korosu
Ki bütün ölüleri sığa çıkaran
Ve kenti bir ölüm derinliğine salan
Yani bir gül solarken bir gülün açma korkusu.
Şiirler yazdım, kitaplar okudum
Elimde bir bardak aldım, onu yeniden oydum
Derinlerde kaldım böyle bir zaman
Kim bulmuş ki yerini, kim ne anlamış sanki mutluluktan
Ey yağmur sonraları, loş bahçeler, akşam sefaları
Söyleşin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum
Oymuş -cam kırıkları gibi gövdemi yakan-
Yanağında sardunya kokusuyla yazdan
Kimmiş o gelen ya giden kimmiş
Bir yabancı mı, yoksa bir ermiş
Değilmiş, bir çağrı bile yokmuş uzaktan.
Güneş mi batarmış bir özel ismi bitirir gibi
Yanmış bir ağacın yaprakları mıymış kımıldayan
Ne kalmış bir önceden ya da bir sonradan
Kim koparmış dalından bu yabani incirleri
Ya kimmiş kıyıya çeken hayalet gemileri
Ne yazılmış nereye bu garip kargaşadan.
Yıldızlar, büyülü ülke adımı unutturan
Bir kaya, bir ot, bir akarsu
Hangi yaz şarkıcılarının ürpertili korosu
Ki bütün ölüleri sığa çıkaran
Ve kenti bir ölüm derinliğine salan
Yani bir gül solarken bir gülün açma korkusu.
Şiirler yazdım, kitaplar okudum
Elimde bir bardak aldım, onu yeniden oydum
Derinlerde kaldım böyle bir zaman
Kim bulmuş ki yerini, kim ne anlamış sanki mutluluktan
Ey yağmur sonraları, loş bahçeler, akşam sefaları
Söyleşin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum
Ekim 31, 2010
Antoine de Saint-Exupéry - Le Petit Prince
Dördüncü gezegenin sahibi iş adamıydı. O kadar meşguldu ki Küçük Prensi ‘in geldiğini görmemişti bile.
* Bu kitabı , bu sabah elime aldım ve ilk açtığım yerden okumaya başladım. En son yazın okumuştum , kitabın arkasına notlar almışım , yine aldım. Her defasında farklı bir duyguyla kapatıyorum kitabın kapağını. Her defasında başka cümlelerin altını çiziyorum.. Öyle işte..
“Günaydın ,” dedi Küçük Prens ona “Sigaranız sönmüş . ”
“ Üç iki daha beş eder . Beş yedi daha on iki ; on iki üç daha on beş ; on beş yedi daha yirmi iki ; yirmi iki altı daha yirmi sekiz … Sigaramı yeniden yakacak zamanım yok.Yirmi altı beş daha otuz bir … Vay canına ! Böylece beş yüz bir milyon altı yüz yirmi iki bin yedi yüz otuz bir etti. “
“ Beş yüz milyon ne ?” Diye sordu Küçük Prens.
“ Ha ? Sen hala burada mıydın ? Beş yüz bir milyon . Duramam. Yapacak çok işim var benim. Boş sözlerle zaman öldüremem . İki beş daha yedi…”
“Beş yüz bir milyon ne ? ”Diye sordu Küçük Prens yine . Yanıtını almadan sorusundan asla vazgeçmezdi.
İş adamı başını kaldırdı.
“Bu gezegende yaşamaya başladığımdan bu yana geçen elli dört yıl içinde yalnızca üç kez çalışmam bölündü . İlki yirmi iki yıl önceydi . Nerden geldiğini bilmediğim sersem bir kaz konuvermişti karşıma. Çıkardığı korkunç sesler her yerden yankılanıyordu . Toplamada tam dört yanlış yaptırdı bana. İkincisi , on bir yıl önceydi . Romatizmam tutuverdi. Pek jimnastik yapamıyorum boş gezecek zamanım yok. Üçüncüsü , işte o da şimdi ! Ne diyordum? Beş yüz bir milyon … ”
“ Milyon ne ? “
İşadamı birden bu soruyu yanıtlamadan rahat bırakılmayacağını anlamıştı .
“Şu küçük şeylerden ,” dedi. “Hani gökyüzünde görürüz ya arada bir”
“Sinekler mi ? ”
“Yo , hayır . Parıldayan küçük şeyler ”
“Arılar ? ”
“Hayır hayır , tembellere hayal kurduran küçük altın öneml şeyler. Bense boş hayallerle zaman öldüremem , önemli işlerim var benim . ”
“Ha , anladım … Yıldızlar. ”
“Evet ,yıldızlar. ”
“Eee ? Beş yüz milyon yıldıza ne olmuş peki ?”
“Beş yüz bir milyon altı yüz yirmi iki bin yedi yüz otuz bir. Önemli bir iş yapıyoruz burada. Sayılar şaşmamalı”
“Ne olmuş bu kadar yıldıza peki ? ”
“Ne mi olmuş ? ”
“Hiçbir şey olmamış . Benim onlar , hepsi bu .”
“Yıldızlar sizin mi ? ”
“Evet .”
“Ama daha önce gördüğüm kral …”
“Krallar yönetirler , sahip olmazlar . İkisi çok farklı .”
“Yıldızlara sahip olmanın size ne yararı var ki ?”
“Ne yararı mı var ? Zengin oluyorum böylece .”
“Zengin olmanın ne yararı var peki ? ”
“Zengin olunca yeni yıldızlar satın alabilirim. Yenileri bulunursa tabi… ”
Küçük Prens kendi kendine , “Bu adamın düşünceleri o ayyaş adamınkileri andırıyor biraz , ” Diye söylendi .
Ama yine de aklına takılanları sormadan edemedi .
“İnsan nasıl olur da yıldızlara sahip çıkabilir ?”
“Peki sence kimin bu yıldızlar? ”
“Bilmem. Hiç kimsenin”
“Gördün mü işte , benim , çünkü bunu ilk ben akıl ettim. ”
“Bu yeterli mi ?”
“Tabii , örneğin sahipsiz bir elmas buldun diyelim , o senindir. Sahipsiz bir ada keşfettin , senindir . Aklına daha önce kimsenin aklına gelmeyen bir fikir geldi , hemen patentini alırsın , senin olur. İşte tıpkı bunun gibi , yıldızların sahibi de benim ; çünkü onlara sahip çıkmayı ilk ben akıl ettim. ”
“Evet , doğru ,” dedi Küçük Prens . “Peki ne yapıyorsunuz onlarla ? ”
“Deftere işliyorum ,” dedi işadamı . “Sayıyorum . Sonra yine sayıyorum. Çok zor iş . Ama ben tam böyle önemli işler için yaratılmış bir insanım.”
Küçük Prens hala tam tatmin olmamıştı bu sözlerden.
“Bir ipek atkım olsa , ” dedi , “boynuma sarıp götürebilirim. Ama yıldızları gökyüzünden koparıp alamazsınız ki… ”
“Evet , ama bankaya yatırabilirim .”
“ O da ne demek ? ”
“Yani yıldızlarımın sayısını bir kağıda yazar , bu kağıdı da bir çekmeceye koyup kilitlerim. ”
“Hepsi bu mu ? ”
“Bu yeter , “ dedi işadamı .
“Çok eğlenceli ,” diye düşündü Küçük Prens . “Pek şiirsel , ama çok önemsenecek bir iş değil gibi.”
Önemli işler konusunda Küçük Prens büyüklerinkinden farklı düşüncelere sahipti.
“Benim bir çiçeğim var ,” dedi işadamına. “ Her gün suyunu veriyorum. Her hafta temizlediğim üç volkanım var. Sönmüş olan volkanımı da temizliyorum ben , ne olur ne olmaz diye . Onların sahibi olmam çiçeğimin de volkanlarımın da işine geliyor . Ama siz yıldızların hiçbir işine yaramıyorsunuz ki…”.
İşadamı ağzını açtı , ama söyleyecek bir şeyi yoktu. Küçük Prens oradan uzaklaştı.
“Şu büyüklerin tümü de çok garip , “ diye söylenerek yola koyuldu.
* Bu kitabı , bu sabah elime aldım ve ilk açtığım yerden okumaya başladım. En son yazın okumuştum , kitabın arkasına notlar almışım , yine aldım. Her defasında farklı bir duyguyla kapatıyorum kitabın kapağını. Her defasında başka cümlelerin altını çiziyorum.. Öyle işte..
Kaydol:
Yorumlar (Atom)